Tüm otomobil meraklılarının bildiği üzere Jaguar, kuruluşunun ardından geçen süre boyunca her zaman İngiliz aristokrasisini modellerinde yaşatan bir marka oldu. Çoğu zaman da hedef müşteri kitlesini bu tavırla yakaladı. BMW, Mercedes ve Audi gibi güçlü Alman rakiplerinin karşısında, daha özel bir otomobil sahibi olma vaadiyle ve buna uygun tasarımlarla piyasada kendine yer buldu.
2008'de Jaguar'ın el değiştirip Tata'ya satılması, tüm otomobil dünyasını merak içerisinde bıraktı. Markanın akıbetinin ne olacağı, modellerin bu değişimden nasıl etkileneceği bir süre herkesin gündeminde kendine yer buldu. Marka yöneticileri ise, Jaguar'ın oluşturduğu marka algısında herhangi bir değişim olmayacağını belirterek, büyüme planlarını açıkladılar.
Dedikleri gibi de oldu, yeni modeller piyasaya sürüldü ve Jaguar bu el değiştirmenin ardından bir nevi rönesans yaşadı. İlk etapta XF ve XK ile başlayan bu yeni macera daha sonra lüks sedan XJ ve döneminin kültleşmiş otomobillerinden biri sayılan E-Type'ı hatırlatan F-Type modeli ile devam etti. Bunun ardından geçtiğimiz yıl D-Segmenti sedan modeli XE tanıtıldı. Bu yıl içerisindeyse lüks crossover F-Pace'in piyasaya sürülmesi bekleniyor.
Katılın ya da katılmayın, İngiliz markalarının ürettiği otomobiller genellikle teknolojileri veya sürüş özellikleriyle müşterilerini çekmez. Teknoloji veya güvenlik arayanlar hepimizin bildiği Alman markalarından tercihlerini yaparlar. İş spor otomobil kısmına da geldiğinde böyledir, hangi dergiyi açarsanız açın McLaren'in ürettiği 12C, 650S gibi modelleri Ferrari'nin 458'i karşısında mağlup olur.
İngiliz markalarını tercih eden insanlar genellikle farklı olanı isterler, herkeste olanı sıkıcı bulup dikkat çeken ve daha nadir bulunan bir otomobilin peşinden giderler. Jaguar da büyük oranda müşterisine bunu vaadeder. Peki bunu nasıl başarır? Tasarım diliyle. Markanın el değiştirmesinin ardından Jaguar'ın tasarım dili tamamen değişti, ki bunda tasarım şefleri Ian Callum'un büyük payı var. Markanın alışılageldik çizgilerinin tamamen dışına çıkıp, hem oldukça şık hem de bir o kadar sportif tasarımlarla markayı bir adım öne taşıdı Ian Callum. Bana sorarsanız şaheseri de F-Type'tı. Son yıllarda yapılmış en iyi endüstriyel tasarım işlerinden biri F-Type. Sadece bu nedenle bile kendisini şapka çıkarılacak bir tasarımcı olarak görürdüm.
Geçtiğimiz yıl markanın en ulaşılabilir modeli olarak kabul edebileceğimiz XE piyasaya sunulduğunda, küçültülmüş bir XF ile karşılaşmıştık. Pek şaşırtıcı olduğunu söyleyemezdik elbette, sonuçta XF ödüllü bir tasarımken müşteriler de daha uygun fiyatlı bir XF emsaline ulaşmak isteyeceklerdi. XE'yi genel anlamda başarılı bir tasarım olarak değerlendirebilsek de herkesçe arka kısmının basit durduğu ve bazı japon otomobillerinde karşılaşabildiğimiz özensizliğin bulunduğu dile getirildi. Hatta daha sonra bunun bir makyaj operasyonuyla değiştirileceğine herkes emindi.
Bu akşam XF'in tanıtımını izledikten sonra ise adeta hayal kırıklığı yaşadım. Tanıtılan otomobili ön kısmına baktığınızda selefinden ayırmak oldukça zor, bunun yanında arka tarafta XE'nin o anlamsız stopları daha da büyüyerek XF'te kendine yer bulmuş. Zaten başarılı olan bir tasarımı çok üzerinde oynamadan tekrar piyasaya sunma fikrini sıkıcı bulmakla birlikte anlayabiliyorum. Yıllardır Audi ve Volkswagen'in satış politikasının bunun üzerine kurulu olduğunu düşününce yeni bir fikir değil bu. Lakin markanın 7 yıldır adeta maskotu olmuş bir modelini yenilerken tasarımını eleştirileri yok sayarak güncellemenin mantığını anlamak güç. Ian Callum'un silkelenip kendine gelmesi ve tekrar F-Type gibi şaheserlerle bizim karşımıza gelmesini umuyorum, aksi takdirde XF gibi zaten oldukça dişli rakipleri olan ve pazarda satış değerleri rakiplerinden gerilerde kalan bir aracın bu değerleri de yakalayamaması şaşırtıcı olmaz. Şimdiden XE ve XF için gelecek makyajı merakla bekliyorum.















